Tüp Bebek Tedavisinde Beslenme: Doğurganlığı Artıran Yiyecekler ve Diyet Önerileri

Tüp bebek tedavisi sürecinde, beslenme ve diyetin önemi sıkça vurgulanmaktadır. Sağlıklı bir diyet, hem erkek hem de kadın doğurganlığını olumlu yönde etkileyebilir. Bu makalede, tüp bebek tedavisine yardımcı olabilecek besinler ve diyet önerilerini ele alacağız.

  1. Doğurganlığı Artıran Besinler:

    • Omega-3 Zengini Yağlar: Balık, ceviz ve chia tohumları gibi omega-3 yağ asitleri açısından zengin yiyecekler, hormon dengesini iyileştirebilir ve embriyo kalitesini artırabilir.
    • Folik Asit: Yeşil yapraklı sebzeler, fasulye ve mercimek, folik asit bakımından zengindir ve embriyonun sağlıklı gelişimine katkıda bulunur.
    • Tam Tahıllar: Yavaş sindirilen karbonhidratlar ve yüksek lif içeriği ile tam tahıllar, kan şekeri seviyelerini dengeleyerek doğurganlığı destekler.
  2. Sağlıklı Diyet Önerileri:

    • Dengeli Beslenme: Meyve, sebze, tam tahıl, yağsız protein ve sağlıklı yağlar dengeli bir şekilde tüketilmelidir.
    • İşlenmiş Gıdalardan Kaçınma: İşlenmiş gıdalar ve şeker, doğurganlık üzerinde olumsuz etkilere sahip olabilir.
    • Yeterli Hidrasyon: Vücudun su ihtiyacını karşılamak, tüp bebek tedavisinde önemlidir. Günde en az 8-10 bardak su tüketmek önerilir.

Sonuç: Tüp bebek tedavisinde, beslenme ve diyet düzenlemeleri, tedavinin başarısını artırmada önemli bir rol oynayabilir. Sağlıklı beslenme alışkanlıkları, hem fiziksel hem de duygusal olarak bu zorlu süreçte destekleyici olacaktır.

Endometriozis (çikolata kisti)

Endometriozis, ( çikolata kisti ) normalde sadece rahimde bulunan endometrium
dokusunun, rahim dışında bir dokuda yerleştiği iyi huylu, östrojen hormonuna duyarlı,
inflamatuar bir hastalıktır. Endometrium dokusu normalde rahim iç yüzünü kaplayan
dokudur , her adet döngüsünde hamileliğe hazırlanmak için prolifere olup, hamilelik
olmaması durumunda adet döneminde parçalanarak dökülmekte, adet kanı ile vajina yoluyla
dışarı atılmaktadır . Endometrioziste ( çikolata kisti ) bu dokunun normal olmayan bir şekilde
rahim dışında bulunduğu noktalar endometriozis odağı olarak adlandırılır. Endometriozis
odakları az sayıda veya çok yaygın görülebilir. Çoğunlukla pelvik bölgede bulunur, ancak
birçok bağırsaklar, diyafram gibi farklı bölgelerde de ortaya çıkabilir. Endometriozis ( çikolata
kisti ) inflamasyon, dismenore (ağrılı adet görme) , disparoni (cinsel ilişki esnasında ağrı) ,
kronik ağrı ve infertiliteye neden olabilir. Bu semptomlar bazı hastalarda çok hafifken, bazı
hastalarda şiddetli şikayetlere neden olabilir.

ENDOMETROZİS ( ÇİKOLATA KİSTİ ) NEDEN OLUŞUR?
Endometriozisin kesin nedeni henüz bilinmemektedir. En olası teori; retrograd
mesnstrüasyondur. Yani her ay gerçekleşen adetle kan akımının bir miktarının, vajinadan
dışarı akmak yerine geriye doğru tüplerden karın içine akması sonucunda endometriozis
( çikolata kisti ) odaklarının oluşabileceği düşünülmektedir. Ancak , kadınların çoğunda adet
kanının bir miktarı karın içine akarken , çoğunda endometriozis ( çikolata kisti ) gelişmez, bu
da ek faktörler olabileceğini de düşündürmektedir. Alternatif teorilerden bazıları da kök
hücrelerden veya anne karnında gelişme döneminden kalan embriyonik artıklardan
endometriozis ( çikolata kisti ) gelişiyor olabileceği veya kan dolaşımı veya lenfatik sistem
yoluyla endometrium hücrelerinin vücuda yayılmasıyla endometriozis oluşumudur. Tüm bu
teorilerde vücudun rahim dışındaki endometrium hücrelerini temizleyememesi, bağışıklık
sistemi ile ilgili bir problemin de endometriozis gelişiminde rolü olduğunu düşündürmektedir.
Çalışmalarda endometriozisin bazı genetik anormalliklerle de ilişkisi bulunmuştur.

ENDOMETRİOZİS ( ÇİKOLATA KİSTİ ) YAYGIN GÖRÜLEN BİR HASTALIK
MIDIR, KİMLER RİSK ALTINDADIR?
Endometriozisin yaygınlığını net olarak belirlemek zordur çünkü bazı hastalar
asemptomatiktir ve kesin tanısı cerrahi ile konulmaktadır. Dünya’da üreme çağındaki
kadınların yaklaşık yüzde 10’unun endometriozis hastası olduğu tahmin edilmektedir.
Görülme sıklığı infertilite hastalarında ise yüzde 50 civarlarına çıkmaktadır.
Endometriozis en çok 25-35 yaş aralığında göülmekle beraber adet öncesi veya
menopoz sonrası da görülebilir.
Endometriozis ( çikolata kisti ) riskini artıran faktörler – nulliparite (doğum yapmamış
olmak) , erken adet olmak (11 yaşından önce) veya geç menopoz , kısa adet döngüleri (≤27
gün) , ağır adet kanaması , adet kanamasının akışını önleyen durumlar (örneğin servikal
darlık, müllerian anomaliler )
Endometriozis ( çikolata kisti ) riskini azaltan faktörler – multiparite (birden çok sayıda
doğum yapmış olmak), uzun emzirme aralıkları ve geç adet görme (14 yaşından sonra)

ENDOMETRİOZİS ( ÇİKOLATA KİSTİ ) HASTALARINDA HANGİ
ŞİKAYETLER GÖRÜLÜR?
Endometriozis ( çikolata kisti) hastalarında sık görülen semptomlar şu şekildedir:
• Kronik karın/pelvis ağrısı
• İnfertilite
• Dismenore (ağrılı adet görme)
• Disparoni ( cinsel ilişki esnasında ağrı)
• Ağır adet kanamaları
Daha nadir görülen semptomlar ise bağırsak ve idrar torbası disfonksiyonu (ağrı, sıkışma
hissi, sıklıkta artış) bel ağrısı, düzensiz adet kanaması, bel ağrısı, göğüs ağrısı , kronik
yorgunluktur.
Bazı endometriozis ( çikolata kisti ) hastaları ise asemptomatik olabilir. Bu hastalara
genellikle başka bir nedenle ameliyat edilirken tesadüfen tanı konulur.

ENDOMETRİOZİS ( ÇİKOLATA KİSTİ ) VE İNFERTİLİTE İLİŞKİSİ
Endometriozisin doğurganlığı nasıl bozduğu belirsizdir ve hastalığın evresine bağlı çeşitli
teoriler mevcuttur.
Hafif endometriozis (çikolata kisti) inflamasyonu tetikler ,inflamasyonda salgılanan
sitokin ve kemokin isimli salgılar ve bağışıklık hücreleri yumurtalık, tüp ve endometriyum
fonksiyonunu bozar. Bu da yumurtaların olgunlaşmasını, döllenmeyi ve embriyonun rahim
dokusuna yerleşmesini etkiler.
İlerlemiş endometriozis ise ek olarak anatomik bozulmaya ve yapışıklıklara da neden
olur. Bu da yumurta salınımını ve toplanmasını, spermlerin hareketini etkileyebilir, rahimde
düzensiz kasılmalara neden olabilir, döllenmeyi ve embriyonun transportunu bozabilir.

ENDOMETRİOZİS (ÇİKOLATA KİSTİ) TEDAVİSİ
Tedavi, hastanın endometriozise bağlı ağrısının şiddetine göre planlanır. Hastanın ağrısı
mümkünse medikal (ilaç ile) tedavi ile yönetilir ve yeterli olmadığı durumlarda ameliyat
düşünülür.
Hafif veya orta şiddette ağrısı olan (örneğin, çalışmaya engel olmayacak seviyede ağrı)
endometriozis (çikolata kisti) hastaları için , nonsteroid anti inflamatuar ilaçlar (NSAID’ler) ve
doğum kontrol ilaçları hormon tedavisi ( östrojen progestin kombinasyonları, progestin
preparatları, deri altı implantı, ilaçlı rahimi içi araç yani spiral) ile tedaviye başlanır. Hormon
tedavisi ile östrojen hormonuna duyarlı endometriozisin baskılanması hedeflenir. Bu
tedavilerin yan etkileri azdır ve birçok hastada yeterli olur. Üç ila dört aylık bu ikili tedaviden
sonra hasta yeniden değerlendirilir. Tedaviden fayda gören kadınlar , hamilelik isteyene veya
menopoza dek bu tedaviye devam edebilir . Bazı hekimler ise bir gonadotropin salgılatıcı
hormon (GnRH) analoğu ( naferlin, löprolid, buserelin, goserelin, triptorelin) ile
endometriozis (çikolata kisti ) tedavisine başlamayı tercih etmektedir.
Şiddetli ağrısı olan (örneğin, iş hayatını aksatacak seviyede ağrı), yukarıdaki tedavilerle
ağrısı yeterli düzeyde tedavi edilemeyen veya tekrarlayan endometriozis (çikolata kisti)
hastalarında ise, tanı ve tedavi için ek tedaviler ( GnRH analogları, aromataz inhibitörleri )
başlanabilir.
Ağrısı bahsettiğimiz ilaçlarla tedaviye yanıt vermeyen endometriozis (çikolata kisti)
hastalarına ise tanı ve tedavi için bir sonraki seçeneğimiz endometriozis ameliyatıdır. Bu
ameliyat açık veya kapalı teknikle yapılabilir ancak açık ameliyata kıyasla birçok avantajı
olması nedeniyle laparoskopi (kapalı ameliyat) öncelikle tercih edilir. Endometriozis (çikolata
kisti) ameliyatında endometriozis odakları temizlenir ve yapışıklıkların açılması sağlanır.
Cerrahi tedavi , endometriozis hastasının hamilelik isteği varsa ve genç yaştaysa konservatif
(rahim ve yumurtalık dokusunu koruyarak) yapılabilir. Hamilelik planlamayan endometriozis
(çikolata kisti ) hastalarında ise yaşları da göz önünde bulunurularak rahim ve yumurtalıklar
da alınacak şekilde cerrahi tedavi planlanabilir .

ENDOMETRİOZİSTE(ÇİKOLATA KİSTİ) İNFERTİLİTE TEDAVİSİ
İnfertilitesi olan ve hamile kalmak isteyen endometriozisli kadınların tedavisinde doğum
kontrol haplarını kullanamıyoruz. Endometriozis ile ilişkili infertilitenin tedavisinde , öncelikli
seçeneğimiz tüp bebek tedavisidir. Endometriozise bağlı ağrısı olan kadınlarda yine non –
steroid anti inflamatuar ilaçlar ile ağrı kontrolünü sağlıyoruz . Endometriozis (çikolata kisti )
ameliyatları, gebe kalmak isteyen kadınlarda eskiden önerilmiş olsa da, günümüzde
endometriozisin (çikolata kisti) ameliyatla alınması over(yumurtalık ) rezervini azaltabileceği
ve hamilelik şansını düşürebileceği düşünüldüğü için ilk adımda tercih edilmemektedir.

DERİN ENDOMETRİOZİS TEDAVİSİ
Derin endometriozis, hastalığın uterosakral bağları (rahimi tutan bağlar) , alt karın
içindeki boşluğunun derinliklerini, bağırsakları, üreterleri veya mesaneye yayıldığı haline
verilen isimdir. Semptomu olan derin endometriozisli hastalarda da hormonal tedavi ve non
steroid anti inflamatuar ağrı kesicilerle tedavi uygundur. Ancak üreter, barsak tıkanıklığı olan
veya ilaçla tedavi ile şikayetleri düzelmeyen kadınlarda cerrahi tedavi uygulanır.

PELVİK BÖLGE DIŞINDA ENDOMETRİOZİS (ÇİKOLATA KİSTİ) TEDAVİSİ
Üst karın, diyafram, karın duvarı , göğüs, anüs ve vajen çevresinde de nadiren
endometriozis görülebilir. Bu durumlarda endometriozisin ilerlemesini önlemek ve ağrıyı
kontrol etmek için gonadotropin salgılatıcı hormon (GnRH) analogları (hormonal tedavi) ile
yumurtalıklar baskılanır, östrojen üretiminin azalması ile östrojene duyarlı olan endometriozis
dokusunun büyümesi sınırlandırabilir.
Üreter veya barsak tıkanıklığına neden olan endometriozis hastalığının tedavisi ise
amliyattır.

LAPAROSKOPİK (KAPALI) ENDOMETRİOZİS AMELİYATI
Endometrioziste ilaçla tedaviye yanıt vermeyen kadınlarda en iyi tedavi yöntemi
laparoskopik endometriozis ameliyatıdır. Laparoskopik ameliyatla karında büyük bir kesi
açılmadan küçük deliklerden cihazlarla girilerek kamera yardımıyla endometriozis odakları
temizlenir, karın içi yapışıklıklar açılır ve ağrı ileten sinir liflerinin hasarlandırılarak ağrının tedavisini sağlandığı sinir transeksiyon prosedürleri de uygulanabilir.

Laparoskopik endometriozis cerrahisinin açık cerrahiye kıyasla bir çok daha avantajı
bulunmaktadır. Laparoskopik cerrahinin başlıca avantajları daha küçük ameliyat izi, daha az
kanama ve enfeksiyon riski, daha hızlı iyileşme, ameliyat sonrası görülebilen karın içi
yapışıklıkların laparoskopik cerrahide daha az görülmesi, ameliyat sonrası daha az ağrı ve
hastanın daha hızlı normal hayata dönebilmesidir.Laparoskopik cerrahi ile endometrozis tedavisi odağın çıkarılıp incelenerek kesin olarak endometriozis tanısının konulmasını ve tedavisini sağlar Aynı zamanda rahim- yumurtalık koruyucu konservatif yöntemle infertilite (kısırlık) görülen endometriozis hastalarının hamile kalmalarını sağlayabilir. Laparoskopik endometriozis cerrahisi ve tüp bebek tedavisi , aşılama
gibi yardımcı üreme teknikleri ile endometriozis hastalarının hamilelik şansı artırılabilir.

Sinir transeksiyonu : Laparoskopik uterosakral sinir ablasyonu (LUNA) ve presakral
nörektomi (PSN) olarak isimlendirilen tekniklerle, endometriozisteki pelvik ağrıyı ileten sinir
lifleri kontrollü olarak hasarlandırılarak ağrı tedavi edebilir.

Laparoskopik cerrahi ile endometriozis tedavisi, ileri düzeyde laparoskopik cerrahi
tecrübe ve ustalık gerektiren bir ameliyattır. Endometriozise bağlı tüm sorunların
çözümünde, gerek laparoskopik cerrahi ile tedavide, gerek çocuk sahibi olmak istediğinizde
tüp bebek tedavisi ile deneyimli doktor kadromuzla tedavi süreci boyunca yanınızdayız.

TESE (Testiküler Sperm Ekstraksiyonu)

Testislerden Operasyonla Sperm Alınması İşlemi

TESE, ejakülatında yani menisinde hiç sperm hücresi olmayan (azospermik) hastalarda
minimal bir operasyon ile spermlerin üretildiği testislerden sperm elde edilmesidir.
Azospermi, ileri seviyede bir erkek kısırlık (infertilite) problemidir. Sperm kanallarında
tıkanıklığa bağlı (obstrüktif azospermi) veya tıkanıklık olmadan sperm üretiminde probleme
bağlı (non-obstrüktif azospermi) olabilir.

Azosperminin (menide sperm bulunmaması) başlıca nedenleri şunlardır:
Sperm kanallarında tıkanıklık
İnmemiş testis
Hormonal problemler
Sperm kanallarının doğuştan olmaması
Genetik nedenler
Bazı ilaçlar
Bazı enfeksiyonlar
Radyasyon maruziyeti
Nedeni bilinmeyen azospermi vakaları da görülmektedir.
Bu azospermi hastalarında ayrıntılı bir infertilite (kısırlık) değerlendirmesinin ardından sperm
elde etmek için uygun tekniğe karar verilir. Epididimden cerrahi bir operasyonla spermin
alındığı MESA, epididimden iğne ile sperm alım yöntemi olan PESA , testisten iğne ile sperm
alım yöntemi olan TESA veya testisten biyopsi ile sperm alınması yöntemi olan TESE
operasyonu ile sperm elde edilebilir. Ancak günümüzde bu tekniklerin en modern ve en
başarılı olanı TESE operasyonudur.
TESE, genel veya lokal anestezi altında yapılan, yaklaşık 2 saat süren bir işlemdir. Testis
mikroskopik bir operasyonla 1-2 cm’ lik kesiler açılarak görüntülenir. Bu görünen sperm
kanallarından sperm hücreleri seçilerek alınır.

TESE OPERASYONU KİMLER İÇİN UYGUNDUR?
Tüm azospermili hastalar , (menide sperm bulunmayan hasta grubu) TESE için uygun
adaydır. Operasyon öncesi hastalara genetik inceleme yapılır. Erkeklerde cinsiyet belirleyici
olan Y kromozomları incelenir. Y kromozomu üzerindeki sperm yapımından sorumlu olan
AZF bölgesindeki sorunlar tespit edilir. AZF bölgesi işlevsiz olan hastalar TESE’ den fayda
görmeyecektir. Ancak AZF bölgesinde büyük bir problem görülmediği sürece azospermik
hastalara TESE rahatlıkla uygulanabilir.

TESE RİSKLİ BİR OPERASYON MUDUR, TESTİSE ZARAR VERİR Mİ?
TESE çok küçük de olsa genital bölgede kesiler açıldığı için işlem sonrası hafif kanama veya
ağrı olabilir. Ağrı kesici ilaçlar kullanılabilir. İşlem genital bölgede olduğu için hormonal
düzene etkisi olabilir ancak bu etki kısa sürelidir, TESE işleminin sağlığa veya cinsel
fonksiyonlara kalıcı bir zararı izlenmemiştir.

TESE OPERASYONU TEKRARLANABİLİR Mİ?
Yapılan TESE operasyonu ile alınan spermlerin sayısı ve kalitesi işlem için yeterliyse, ikinci bir
operasyon yerine alınan spermler dondurularak tekrar gerektiği durumlarda kullanılabilir.
Ancak dondurulan doku çözüldüğünde her zaman kaliteli bir sperm elde edilemeyebilir. Bu
durumda ikinci bir TESE operasyonu gerekli olabilir. Aynı şekilde ilk TESE operasyonuyla
alınan sperm sayısı ve kalitesi yetersiz bulunursa ikinci bir TESE operasyonu yapılabilir.
Özetle kaliteli ve yeterli sayıda sperm elde edilene kadar bu operasyon tekrarlanabilir. TESE
operasyonu tekrarlanacaksa, iki işlem arasında 6 ay süre olması doğru olur.

TESE OPERASYONUN BAŞARI ORANI NEDİR?
TESE işleminde başarı kişiden kişiye değişmekle beraber azospermi hastalarının yüzde 40-
60’ında kaliteli ve yeterli sayıda sperm elde edilebilmektedir.

TESE OPERASYONU ÖNCESİ DİKKAT ETMEM GEREKENLER NELERDİR?
Hipertansiyon, diyabet gibi kronik hastalıkları olan kişilerin tansiyon ve kan şekeri seviyeleri
TESE operasyonu öncesi kontrol edilmelidir. Kan sulandırıcı gibi ilaçlar kullanılıyorsa TESE
operasyonundan bir hafta önce doktor kontrolünde bu ilaçlar kesilmelidir.

TESE OPERASYONU SONRASINDA DİKKAT ETMEM GEREKENLER
NELERDİR?
● TESE operasyonu sonrası hastanede yatmak gerekmez , 2-3 saat gözlem altında
tutulduktan sonra taburcu olabilirler.
● TESE operasyonundan sonra 10 gün ağır fiziksel aktivitelerden kaçınılmalıdır.
● Mikro tese ameliyatı olanlar hemen duş almamalıdır.

● TESE operasyonu sonrası 10 gün cinsel ilişkiye girilmesi önerilmez.
● TESE operasyonundan 48 saat sonra pansuman yapılmalıdır. TESE ‘de kullanılan sütürler
kendiliğinden yaklaşık 1 haftada eridiği için dikiş alınmasına gerek yoktur.
● TESE sonrası hastalara 10-15 gün sıkı iç çamaşırı giymeleri önerilir.

Plasenta Akreata ve Perkreata

Plasenta, gebelikte rahim iç duvarında oluşan , halk arasında bebeğin eşi olarak bilinen bir
organdır. Bebeğe göbek kordonu ile bağlanarak anne kanı ile bebek kanı arasında madde
alışverişini sağlar. Plasenta aracılığı ile anne kanından besin ve oksijen bebeğe geçerken, atık
maddeler ise bebek kanından anne kanına geçerek vücuttan atılır. Bu şekilde bebeği besleyen
ve koruyan plasentanın başka bir görevi de gebelik için önemli bazı hormonları salgılamaktır.
Gebelik boyunca çok önemli bir organ olan plasenta, doğumun ardından görevini
tamamlayarak rahim kasılmaları ile rahim duvarından ayrılarak vücuttan atılır.
Plasenta yapışma anomalileri nelerdir?
Ancak bazen plasentanın tümü veya bir kısmı rahim duvarına derin bir şekilde yapışır, bu
durumda plasenta akreata, inkreata ve perkreata olarak adlandırdığımız plasenta yapışma
anomalileri oluşur. Plasentanın rahime yapışması plasenta akreata, plasentanın rahim kas
dokusunun içine kadar girerek yapışması plasenta inkreata, rahim dışındaki seroza tabakasına
kadar ilerlemesi ise plasenta perkreata olarak tanımlanır. En şiddetlileri olan plasenta
perkreatada, plasenta bir tümör gibi mesaneye ve rahim dışı organlara ilerleyebilir.
Plasenta Akreata, inkreata ve perkreata niçin risklidir?
Plasentanın rahim duvarına yapıştığı bu anomalilerde, doğumun ardından plasenta rahimden
ayrılamaz. Zorla ayrılmaya çalışılması ise plasentanın çok kanlanan bir organ olması
nedeniyle, şiddetli kanamalara neden olabilir. Bu nedenle plasenta akreata, inkreata ve
perkreata hastaları diğer gebelerden yakın takip edilmeli, tedavisi özel olarak planlanmalıdır.
Plasenta Akreata, inkreata ve perkreata ne sıklıkla görülür?
Plasenta yapışma anomalileri yaklaşık olarak 600 kadında bir görülür. Bunların yüzde 63’ ünü
en hafifleri olan plasenta akreata oluşturur. Bunu yüzde 15’le plasenta inkreata, yüzde 10’la
ise plasenta perkreata izler.
Plasenta Akreata, inkreata ve perkreata neden oluşur?
Plasenta yapışma anomalilerin nedeni kesin olarak bilinemese de olsa da olası bazı teoriler
bulunmaktadır. Normal bir gebelikte rahim içindeki endometrium dokusu gebeliğe
hazırlanırken kalınlaşır, plasentanın yapışması için desidua isimli bir doku oluşturur. Rahim
dokusunda geçirilmiş ameliyat vb. nedenlerle hasar oluşması sonucunda gebelikte desiduanın
yeterince gelişmemesinin plasentanın rahime yanlış şekilde yapışmasına neden olabileceği
düşünülmektedir. Yeni teorilerden biri de yine rahim dokusununda hasar sonrası oluşan skar
dokusundaki fibrin birikiminin plasentanın rahime invaze olarak yapışmasına yol açan
etkenlerden biri olduğudur. Plasenta akreatalı hastaların yüzde 80′ inin önceden sezaryen
doğum, küretaj veya miyomektomi ( miyom alınması ameliyatı) geçirmiş olması bu iki teoriyi
desteklemektedir.

Plasenta akreatanın nadir de olsa ilk gebelikte görülmesi ise uterus bikornus (rahimin doğuşta
kalp şeklinde olması), adenomyozis, rahim iç duvarındaki miyomlar gibi rahim
patolojilerinde, mikroskobik düzeyde olan endometriyal hasarın , endometriyum
fonksiyonunu bozarak, plasentanın yapışmasını etkilemesine bağlanmaktadır.
Plasenta Akreata, inkreata ve perkreata için kimler risk altındadır?
Sezeryan Öyküsü :Plasenta akreata için en önemli risk faktörü sezaryen ameliyatı geçirmiş
olmaktır. Sezaryen sayısı arttıkça plasenta yapışma anomalilerinin oluşma riski de artar. İlk
sezeryan sonrası plasenta akreata riski yüzde 3, ikinciden sonra yüzde 11 iken, üçüncü
sezeryan sonrası plasenta akreata riski yüzde 40’lara çıkar!


Plasenta Previa : Plasentanın rahim ağzına yakın olduğu veya rahim ağzını kapattığı durum
plasenta previa olarak adlandırılır. Rahim ağzına yakın alanda plasentanın yapıştığı desidua
dokusunun yetersiz olması nedeniyle plasenta sağlıklı bir şekilde rahime yapışamaz. Bu
nedenle plasenta akreata genellikle plasenta previa ile birlikte görülür.
Kürtaj Öyküsü : Kürtaj işleminde rahim içindeki endometrium dokusu hasarlanır, bu da
plasentanın yapışma ihtimalini artırır.
Rahim Ameliyatları : miyomektomi (miyom alınması ameliyatı) gibi ameliyatlarda rahim
dokusunu zedeleyeceği için plasenta akreata riskini artırabilir.
Rahim iç duvarındaki miyomlar ( submukozal miyomlar) : Endometriyal hasar nedeniyle
plasenta yapışması bozulabilir.
Rahim içi yapışıklıklar ( örn : Asherman sendromu) : Endometriyal hasar nedeniyle plasenta
yapışması bozulabilir.
Multiparite (çok doğum yapmış olmak)
İleri anne yaşı : 35 yaş üzeri gebeliklerde plasenta akreata riski daha yüksektir.
Plasenta Akreata, inkreata ve perkreata belirtileri nelerdir?
Plasenta akreata genellikle gebelik boyunca bir belirti vermez, asemptomatik seyreder.
Nadiren gebeliğin son haftalarına doğru vajinal kanamaya neden olabilir. Ancak çoğunlukla
plasenta akreata ve diğer plasenta yapışma anomalileri rutin gebelik muayeneleri esnasında
ultrason ile tespit edilir.
Plasenta Akreata, inkreata ve perkreata tanısı nasıl konulur?
Plasenta akreata rutin gebe muayenelerinde yüksek oranda ultrason ile tespit edilebilebilir.
Şüphe duyulan hastalarda ek olarak MRI gibi görüntüleme yöntemleri ile anne kanında alfa-
fetoprotein testi de kullanılabilir. AFP düzeyi plasenta akreata, inkreata ve perkreatada yüksek
izlenir.

Plasenta Akreata, inkreata ve perkreata hastaları nasıl takip edilir?
Plasenta akreata gebelik sürecinde genelde bir problem oluşturmaz. En önemli sorun  doğum
sonrası plasentanın kendiliğinden ayrılmaması ve ayırmaya çalışılması sonucunda hayatı
tehdit eden ciddi kanamalara neden olmasıdır. Plasenta akreata tanısı konmuş hastalarda
doğum öncesi planlama yapılır.
Plasenta akreata, inkreata ve perkreata hastalarında tek doğum seçeneği sezeryan doğumdur.
Genellikle 34.-36. haftalarda doğum planlanır.
Kanama riski nedeniyle doğum öncesi kan bankasında hastanın kan grubuna uygun kan
hazırlatılır. Riskli bir doğum olması nedeniyle plasenta akreata hastaları her hastanede
ameliyat olamaz, uygun yoğun bakım koşullarını taşıyan bir merkezde doğum planlanır.
Plasenta Akreata, inkreata ve perkreata hastalarında tedavi
Bu hastaların çoğunda bebeğin alınmasının ardından histerektomi (ameliyatla rahimin de
alınması) gereklidir. Plasenta akreata, postpartum histerektomilerin (doğum sonrası rahim
alınması) yaklaşık olarak yarısının nedenirdir. Riskli bir ameliyat olması nedeniyle plasenta
akreata, inkreata ve perkreata hastalarının sezeryanları mutlaka deneyimli bir cerrah
tarafından yapılmalıdır.
Plasenta akreata hastalarında, hasta tekrar bebek sahibi olma isteği varsa rahim koruyucuvu
(konservatif) cerrahi denenebilir. Bu ameliyatta bebekten sonra plasenta çıkarılır, yapışan
kısımlar küretle kazınır, ek sütürler veya tamponla kanama durdurulmaya çalışılır. Ancak
kanama riski yüksektir, kanama durdurulamazsa yine hastanın hayatını kurtarmak için
rahmin alınabileceği bilinmelidir.
Plasenta inkreata ve perkreata hastalarında ise tek tedavi seçeneği histerektomidir. (Rahmin
alınması) Plasenta rahim dışına kadar ilerlediği durumlarda komplikasyon riski daha da
yüksek olacaktır. Böyle operasyonlarda mesane (idrar torbası) ve üreter yaralanmaları için bir
ürolog, akut kan kaybı konusunda deneyimli bir anestezi doktoru ile kadın doğum hekimi bir
ekip olarak ameliyatı gerçekleştirecektir.
Plasenta Akreata, inkreata ve perkreata ameliyatları neden risklidir?
Özellikle kanama riskinin çok yüksek olması nedeniyle doğumdan önce tanı konulamayan
hastalarda kan kaybına bağlı anne ve bebek ölümü riski bulunmaktadır. Kan nakline bağlı
reaksiyonlar oluşabilir. Plasentanın rahim dışına çıktığı durumlarda yapışıklıklar nedeniyle
komşu organlar (mesane , üreter, bağırsaklar) yaralanabilir. Bu nedenle plasenta akreata,
inkreata ve perkreata ameliyatlarını deneyimli bir cerrahın yapması son derece önemlidir.

Histeroskopi

Histeroskopi, histeroskop isimli, kameralı ve tüp benzeri bir cihazla vajinadan rahime girilerek
rahim içinin , tüplerin rahime açıldığı noktaların ve servikal kanalın kamera ile
görüntülenmesi işlemidir.

HİSTEROSKOPİ ÇEŞİTLERİ NELERDİR?
Histeroskopi görüntüleme sağlaması sayesinde tanısal amaçla kullanılırken (diagnostik
histeroskopi) , aynı zamanda eşlik eden bazı cihazlarla da işlem yapılabilmesi sayesinde bazı
hastalıklarda tedavi imkanı da (operatif histeroskopi ) sağlar. Histeroskopi ofis şartlarında veya
ameliyathanede yapılabilmekte, histeroskopi ile birçok jinekolojik problem hafif bir anestezi
altında, minimal bir girişimle tedavi edilebilmektedir.
Histereskopi işlemi hem ofis hem de ameliyathane şartlarında yapılabilir. Ofis histeroskopi
lokal anestezi altında yapılan, görüntüleme amacıyla yapılan tanısal histeroskopiye denilir.
Bazı ofis histereskopi cihazlarıyla, küçük işlemler de yapılabilir. Küçük polipler alınabilir,
rahim içinde kalmış spiraller de ofis histeroskopi ile rahim ağzından alınabilir.  Ofis
histeroskopi sayesinde hastalar daha konforlu, daha az risk ve daha düşük maliyetle tedavi
olma imkanına sahip olurlar.

HİSTEROSKOPİ HANGİ HASTALIKLARDA KULLANILIR?
●Anormal kanama ve adet düzensizliğinde histeroskopi nedeni araştırmak için yapılabilir.
●Rahim içindeki miyomlar ve poliplere histeroskopi ile tanı konulabilir ve aynı anda operatif
olarak alınarak tedavi edilebilir.
●Rahim içi yapışıklıklar, rahimde perde bulunması veya doğuştan rahim anomalilerinde yine
histeroskopi tanı ve tedavi olanağı sağlar.
●Rahim iç duvarındaki (endometrial) patolojilerde tanı için histeroskopi ile doku örneği
alınabilir.
●Tekrarlayan düşükler veya tekrarlayan tüp bebek başarısızlığında histeroskopi ile rahim içi
bir neden olup olmadığı görüntülenebilir.
●İpi dışarıdan görünmeyen spiral ( rahim içi araç – RİA) veya yabancı cisimler histeroskopi ile
çıkarılabilir.
●İnfertilite (kısırlık) değerlendirmesinde histeroskopi, rahim içinin incelenmesine olanak verir.

HİSTEROSKOPİNİN AVANTAJLARI
Histeroskopide bir kesi olmadan rahim içi değerlendirilebilir. Miyom, polip gibi rahim
içindeki patolojiler içeriden, ameliyat olmadan histeroskopi ile alınabilir. Hastalar aynı gün
taburcu olabilir, histeroskopi sonrası çok kısa süre içinde normal hayata dönebilir.

KİMLERE HİSTEROSKOPİ YAPILMAZ?
Histeroskopinin kontrendike olduğu durumlar şunlardır:
●Hamilelik
●Aktif pelvik enfeksiyon (örneğin , genital herpes enfeksiyonu yani genital siğil )
●Rahim ağzı veya rahim kanseri
Aşırı kanama histereskopi sırasında görüntülemeyi zorlaştırabilir, ancak bu bir
kontrendikasyon değildir, histeroskopi işlemi kanama varlığında da yapılabilir.

HİSTEROSKOPİ AĞRILI BİR İŞLEM MİDİR?
Histeroskopi esnasında duruma göre lokal veya genel anestezi uygulandığı için ağrılı bir işlem
değildir.

HİSTEROSKOPİ RİSKLİ BİR İŞLEM MİDİR?
Histeroskopi güvenli, çok düşük riskli bir işlemdir.

HİSTEROSKOPİ İŞLEMİ NE KADAR SÜRER?
Histeroskopinin süresi işlemden işleme değişiklik gösterir. Tanısal amaçla yapılan histeroskopi
10 dk sürerken, operatif histeroskopi yapılan işlemlere göre 1 saate kadar sürebilir.

HİSTEROSKOPİ SONRASI NELERE DİKKAT ETMELİYİM?
• Histeroskopi sonrası özel durumlar dışında hastanede yatış gerekmez, hasta anestezi etkisi
geçtikten sonra birkaç saat takip edilerek taburcu edilir.
Histeroskopi sonrası 10 gün cinsel ilişki önerilmez.
Histeroskopi sonrasında 15 gün havuz, küvet ve denize girmek önerilmez. Ayakta duş
alınması önerilir.
Histeroskopi sonrasında birkaç gün lekelenme şeklinde kanamalar ve hafif kasık ağrısı olabilir.
Ağrı için ağrı kesici kullanılabilir.

Tüp Bebek Tedavisi ile İlgili Sık Sorulan Sorular

TÜP BEBEK TEDAVİSİ KİMLER İÇİN UYGUNDUR?
• Tüp bebek, iki tüpü de ameliyatla alınmış veya önceden geçirilen enfeksiyon nedeniyle
hasarlı ve işlevsiz durumda olan kişiler için tedavide ilk tercihtir.
• Sperm sayısının az olması, veya menide hiç sperm olmaması, sperm hareketliliğinin az
olması, normal yapıda spermin az olması gibi erkekte infertilitede (kısırlık) ICSI
(intrasitoplazmik sperm enjeksiyonu) yöntemi ile tüp bebek tedavisi yapılabilir. Daha hafif
durumlarda IUI ( intrauterin tohumlama) yöntemi tercih edilebilir.
• Yumurtalık rezervi ve kalitesi azalan ileri yaş anne adayları tüp bebekten fayda görebilir.
• PKOS (polikistik over sendromu) , endometriozis gibi durumlarda, diğer tedaviler ile gebe
kalınamadığında tüp bebek tedavisi ile gebelik sağlanabilmektedir.
• Genetik hastalığa sahip çiftler PGT (preimplantasyon genetik testi) ile tüp bebek tedavisi
yapılarak sağlıklı bir bebek sahibi olabilir.
• Yapılan tetkiklerde hiçbir sorun bulunamayan ancak buna rağmen gebe kalamayan
açıklanamayan infertilite ( kısırlık) hastalarında aşılama ve tüp bebek tedavisi ile başarı elde
edilebilir
Over veya testis tümörleri nedeniyle ameliyat olması gereken, radyoterapi veya kemoterapi
alacak kişilerde tedavi öncesi sperm veya yumurta dondurulup saklanarak tüp bebek
tedavisinde kullanılabilir.

TÜP BEBEK TEDAVİSİNİN BAŞARI ORANI NEDİR?
İyi bir merkezde, uygun şartlarda tüp bebek tedavisinde %50-55 başarı elde edilebilmektedir.
Ancak tüp bebek tedavisinin başarı oranı farklı faktörler nedeniyle çiftten çifte değişmektedir.

TÜP BEBEKTE BAŞARIYI ETKİLEYEN FAKTÖRLER NELERDİR?
Tüp bebek tedavisinin başarısının en önemli belirleyicisi kadın yaşıdır. Tüp bebek tedavisi
genç kadınlarda çok başarılı olsa da 40 yaş üzeri kadınlarda başarı daha düşüktür. Bunun
nedeni yaşla yumurta sayısının azalması ve buna bağlı olarak tüp bebek tedavisi için daha az
yumurta toplanabilmesi, yumurta kalitesinin düşmesi ve kromozal anomali riskinin artmasıdır.


İleri yaş, sigara, yumurtalığın operasyonla alınması, kemoterapi , radyoterapi alınmış olması,
erken menopoz gibi yumurtalık rezervinin düşük olduğu durumlar daha az yumurta elde
edilebileceği için tüp bebekte tedavi başarısını düşüren etkenlerdir.
• Geçirilmiş enfeksiyonlar, ameliyat ya da endometriozis gibi nedenlerle fallop tüpleri içindeki
epitel dokusu hasarlanabilir, karın boşluğuna açılan uç kısmı tıkanabilir ve tüp içerisinde sıvı
birikebilir. Bu durum hidrosalpenks olarak tanımlanmaktadır. Hidrosalpenks gebe kalmayı
güçleştirmekte ve tüp bebek tedavisinin başarı oranını düşürmektedir. Bu durumda
laparoskopik (kapalı) ameliyatla tüpün alınması ile tedavi sağlanarak tüp bebek tedavisinin
başarısı artırılabilir.
• Sigara içmek minimal de olsa tüp bebek başarı oranlarını azaltır. Bu nedenle sigara içenlere
tüp bebek tedavi sürecinde sigarayı bırakmalarını tavsiye ediyoruz.
• Myomların tüp bebek başarısına etkisi bulundukları yere bağlıdır, uterus kavitesi içindeki
myomlar başarı şansını azaltırken, kaviteyle ilişkisiz myomların tüp bebek tedavisine herhangi
bir etkisi yok gibi görünmektedir.
• Hastanın öncesinde canlı bir gebelik yaşamış olması, tüp bebek tedavisinde başarılı olma
olasılığını artırır. Ancak hastanın öncesinde düşüklerinin olması tüp bebek tedavisinde başarı
şansını düşürmez.
• Yaklaşık dördüncü başarısız tüp bebek tedavisine kadar , tekrarlayan tüp bebek tedavilerinde
başarılı olma oranının düşmediği görülmüştür. Başarısız olunduğunda çiftler umutsuzluğa
kapılmamalıdır, bir sonraki tüp bebek tedavisinde hala yüksek başarı elde edilebilmektedir.
•Tüp bebek tedavisi obez kadınlarda daha az başarılı olabilir.
Spermlerin hareketsiz olması, spermlerde ileri derece şekil bozuklukları, menide sperm
olmaması (azospermi) tüp bebek tedavisinde başarı elde etmeyi zorlaştıran etkenlerdir.

TÜP BEBEK TEDAVİSİ NE KADAR SÜRER?
Tüp bebek tedavisine adetin 2. veya 3. günü başlanır. Yumurtların gelişimi takip edilir ,
ardından uygun yumurtalar toplanır ve sperm ile döllenirler. Ardından oluşan embriyo doğru
zamanda rahime transfer edilir. Bu süreçle tüp bebek tedavisi yaklaşık 15 – 18 gün sürer. Tüp
bebek tedavisi süresince kadının hastanede yatmasına gerek yoktur. Planlanan randevulara
gidip gelerek rutin hayatına devam edebilir.

TÜP BEBEK MERKEZİ SEÇİMİM ÖNEMLİ Mİ?
Doğru tüp bebek merkezi seçimi, çalışanlar, kullanılan teknikler, ekipmanlar açısından
başarıdaki en önemli faktörlerdendir. Tüp bebek ekibinin konu hakkında bilgili ve tecrübeli
olması son derece önemlidir. Kliniğimizde tüp bebek tedavisi, tecrübeli hekimlerimiz
tarafından, en yeni ve güvenilir tekniklerle uygulanmaktadır.


TÜP BEBEK TEDAVİSİ İLE DÜNYAYA GELEN BEBEKLER GENETİK VEYA
GELİŞİM AÇISINDAN SORUN YAŞAR MI?
Tüp bebek tedavisi ile doğan bebeklerin genetik problemler veya gelişimleri açısından diğer
bebeklerden farkı yoktur. Ayrıca çalışmalarda hayatlarının devamında da fark gözlenmemiştir.

TÜP BEBEK TEDAVİM BAŞARISIZ OLDU, TEKRAR DENEMELİ MİYİM?
Tüp bebek tedavisinin başarısız olduğu durumlarda anne ve baba adayları hazır olduğunda
tüp bebek tedavisi tekrarlanabilir. Tüp bebek tedavisinin tekrar sayısı için bir üst sınır yoktur.
İlk denemelerin başarısız olması durumunda çift umutsuzluğa kapılmamalıdır. İlk
denemelerde başarısızlık nedeni daha ayrıntılı araştırılarak bir sonraki tüp bebek tedavisinin
başarı şansı artırılabilir. Ancak ilk 3 tüp bebek tedavisinde gebelik oluşmadıysa devam eden
denemelerde başarı şansının düşük olacağı öngörülmektedir. Bununla birlikte isteyen çiftler 4.- 5.başarısız denemelerden sonra da tüp bebek tedavisine devam edebilir. 10. denemeden
sonra bile tüp bebek tedavisi ile bebek sahibi olan çiftler görmekteyiz.

TÜP BEBEK TEDAVİSİNDE KULLANILAN HORMON İLAÇLARI ZARARLI
MIDIR?
Tüp bebek tedavisinde kullanılan ilaçların ciddi olmayan geçici yan etkileri olabilir fakat kalıcı
bir yan etkileri bulunmamaktadır. Tüp bebek tedavisinde kullanılan hormon ilaçları birçok
kontrol sonrası piyasaya çıkmakta ve tüm dünyada tedavide kullanılmaktadır.

TÜP BEBEK TEDAVİSİNDE GEBE KALDIĞIMI NASIL ANLARIM?
Embriyo transferinden 12 gün sonra kanda beta-hCG hormonuna bakılarak gebelik testi
yapılır. Böylece tüp bebek tedavisinin başarılı olup olmadığı anlaşılır.

TÜP BEBEK TEDAVİSİ İLE DÜŞÜK RİSKİ ARTAR MI?
Normal yolla oluşan veya tüp bebek tedavisi ile oluşan gebelikler arasında düşük riski
açısından bir fark bulunmamaktadır.

Miyomlar

Miyomlar rahimdeki kas dokusundan kaynaklanan iyi huylu, östrojene duyarlı tümörlerdir.
Miyomlar rahim içinde, rahim dış yüzeyinde, rahim duvarının içine gömülü halde veya bir
sapla rahime bağlı halde bulunabilirler. Kadınlarda en sık görülen iyi huylu tümör olan
miyomlar ergenliğe girmekle beraber görülmeye başlayabilir. Üreme çağındaki kadınlarda
miyomların görülme sıklığı yaşla birlikte artar. Hastaların hepsinde olmasa da çoğunda
menopozdan sonra östrojende azalmayla birlikte miyomlarda küçülme görülür.

MİYOMLARIN OLUŞUMUNDA ETKİLİ RİSK FAKTÖRLERİ NELEDİR?
Bir veya daha fazla doğum yapmak miyom oluşma ihtimalini azaltır.
10 yaşından erken adet gören kadınlarda miyom gelişme riski daha fazladır. Ergenliğe geçişle
östrojenin artışı, miyom riskinin artmasıyla ilişkilidir.
Çoğu çalışma miyomlar ile obezite arasında bir ilişki olduğunu göstermektedir.
Aşırı alkol tüketimi, özellikle bira, miyom oluşma riskini artırır.
Sigara vücutta testosteronu östrojene çeviren aromataz adlı enzimi inhibe ederek östrojen
miktarını azaltır. Günümüz çalışmaları ilginç bir şekilde sigaranın bu mekanizma ile miyom
oluşma ihtimalini azalttığını göstermektedir.

MİYOMLARA BAĞLI ŞİKAYETLER NELERDİR?
Miyomların çoğu küçük ve asemptomatik olup tesadüfen çekilen bir görüntüleme yöntemi ile
fark edilebileceği gibi bazı hastalarda aşağıdaki şikayetlere de neden olabilirler :
• Uzun süren, sık ve aşırı miktarda adet kanamaları ( menoraji, metroraji)
• Ara kanamalar
• Kan kaybına bağlı kansızlık
• Dismenore ( ağrılı adet görme)
• Disparoni (ağrılı cinsel ilişki)
• Karın ve kasıklarda ağrı
• Alt karında baskı ve basınç hissi
• Mesaneye doğru büyüyen miyomlarda baskı sonucunda idrarın tamamını yapmada
zorlanma veya sık idrara gitme, nadiren idrar yapamama olabilir.
• Bağırsaklara doğru büyüyen miyomlarda baskı sonucu dışkılamada zorlanma, kabızlık
görülebilir.
• Rahim kavitesi içindeki miyomlar tekrarlayan düşüklere veya gebe kalmakta zorluğa
neden olabilir.

MİYOMLAR NASIL TEŞHİS EDİLİR?
• Karın üzerinden veya vajinal yolla yapılan ultrason ile çoğu miyom iyi sınırlı, hipoekoik,
yuvarlak kitleler olarak görülebilir.
• Servikal miyomlar spekulum muayenesi esnasında görülebilir.
• Histeroskopi ile rahim içindeki miyomlar görülebilir. İnce bir cihazla vajinadan rahim
içine girilerek kamera ile rahim içindeki miyomlar görüntülenir, aynı zamanda tedavi
de edilebilir.
Miyom tanısı için histerosalpingografi, MR veya tomografi de kullanılabilir ancak çoğu
zaman gerek duyulmaz. Ultrason ve tanı ile tedaviyi beraber sağlayan histeroskopi ve
laparoskopi ikilisi genellikle yeterli olacaktır.

MİYOMLAR KANSERE DÖNÜŞEBİLİR Mİ?
Miyomlar iyi huylu kitlelerdir ancak, çok nadir de olsa kötü huylu bir tümör olan sarkoma
dönüşme ihtimali açısından takiplerde dikkatli olunmalıdır.

MİYOMLARIN TEDAVİSİ
Asemptomatik olan, küçük olan ve bir yıl takip boyunca büyümeyen, gebelerde görülen veya
menopoza yakın dönemde görülen miyomlar tedavi gerektirmezler. Bu miyomlar düzenli
olarak ultrason muayenesi ile izlenerek takip edilirler.
Günlük yaşamı aksatan şikayetlere neden olan, diğer tümörlerden ayırt edilemeyen, hızlı
büyüyen, hamileliğe engel olan miyomlar ise tedavi edilmelidirler.
Miyomlarda asıl tedavi ameliyattır ancak miyom büyüklüğü, yerleşim yeri , hastanın yaşı ve
çocuk isteğine göre uygun tedavi seçilir.

MİYOMLARDA İLAÇ TEDAVİSİ
İlaçlar miyomun neden olduğu aşırı kanama ve ağrı şikayetlerini çözebilir ancak miyomları
ortadan kaldırmazlar. Bunun için hormonal doğum kontrol hapları, hormonlu spiraller
kullanılabilir. GnRH agonistleri isimli ilaç grubu geçici olarak miyomları küçültebilir ve
ameliyat öncesi kullanılabilir. Ancak miyomlarda kesin tedavi cerrahidir.

MİYOMLARDA CERRAHİ TEDAVİ
Miyomlarda temel iki cerrahi tedavimiz miyomektomi ve histerektomidir. Bununla birlikte
yeni tedavi seçenekleri de vardır ancak henüz hamilelik planlayan hastalarda uzun dönem
etkileri gösterilmemesi nedeniyle tercih edilmez.
Miyomektomi ameliyatı, rahmin korunarak sadece miyomun alınmasıdır. Böylece kadın
miyom ameliyatının ardından çocuk sahibi olabilir. Daha küçük kesi, daha az kanama, daha
hızlı iyileşme, tanı ile beraberinde tedavi sağlamaları gibi bir çok avantaj sunan laparoskopi
veya histeroskopi ile miyomektemi öncelikle tercih edilen tekniklerdir. Submukozal miyomlar(
rahim iç kavitesinde bulunan miyomlar) histeroskopi ile karında kesi olmadan alınabilir. Çok
büyük veya çok fazal sayıda miyomu olan hastalarda ise açık ameliyat tercih edilebilir.
Histerektomi ameliyatı ise rahmin miyomla birlikte alınması ameliyatıdır. Beraberinde
yumurtalıklar alınabilir veya alınmayabilir. Histerektomi büyük miyomlarda , diğer tedaviler
faydalı olmadığında, çocuk sahibi olma isteği yoksa yapılır. Yine öncelikle laparoskopik
histerektomi, veya açık ameliyatla histerektomi yapılabilir.
Embolizasyon; miyom tedavisindeki yeni yaklaşımlardandır. Bu işlemde miyomu besleyen
damarlara bazı maddeler enjekte edilerek tıkanır ve böylece miyom küçültülebilir. Uzun
dönemde hamileliğe etkisi açısından çalışmalar devam etmektedir
MR eşliğinde ultrason cerrahisi da yeni yaklaşımlardan bir diğeridir. Bu teknikte ultrason
dalgaları MR yardımı ile miyoma yönlendirilir ve bu etkiyle miyom tedavi edilmeye çalışılır.
Bu tedavinin de hamilelik isteyen kadınlardaki etkileri hala çalışma aşamasındadır.ğ

AMELİYAT SONRASI MİYOMLARIN TEKRARLAMA İHTİMALİ VAR MIDIR?
Miyom ameliyatı olan hastalarda beş yıl içinde tekrar miyom görülme oranı maalesef yüzde
50 civarındadır. Ancak bu miyomların yüzde 7 kadarı tekrar ameliyat gerektirmektedir.

MİYOM AMELİYATINDAN SONRA NE ZAMAN HAMİLE KALABİLİRİM?
Miyom ameliyatı sonrası 3-6 ay hamile kalınmaması önerilir. Bu süreden sonra rahim
iyileşmesi tamamlanacağı için hamile kalınabilir.

MİYOM AMELİYATI SONRASI NORMAL DOĞUM YAPABİLİR MİYİM?
Çoğu zaman risk almamak adına miyom ameliyatı sonrası sezaryen doğum önerilir. Ancak
çok yüzeysel miyomlarda normal doğum da denenebilir.

LAPAROSKOPİK MİYOMEKTOMİ (KAPALI MİYOM AMELİYATI)
Laparoskopik (kapalı ) miyom ameliyatı genel anestezi altında gerçekleştirilir. Laparoskopik
(kapalı ) miyom ameliyatını 5 aşama olarak düşünebiliriz:
Öncelikle karına biri göbekte , diğerleri göbek altında olan 1-2 cmlik birkaç kesi yapılır. Karın
karbondioksit gazı ile şişirilir ve kesilerin birinden laparoskop isimli kameralı alet
yerleştirilerek rahim, yumurtalıklar ve komşu organlar rahatlıkla görülür. Diğer kesilerden de
ameliyatta kullanılacak olan ince tüpler şeklinde olan cihazlar yerleştirilerek laparoskopik
(kapalı) miyom ameliyatı yapılır.
Hazırlık tamamlandıktan sonra rahim dış duvarı kesilerek miyom bulunur ve rahim
duvarından ayrılarak çıkartılır.
Miyom rahimden çıkarıldıktan sonra rahim duvarında oluşan kesi dikilerek onarılır.
Miyom açılan kesiler aracılığıyla karın dışına çıkarılır. Eğer büyük bir miyomsa morselatör
denilen cihazla karın içinde küçük parçalara ayrılarak çıkartılır. Bu işlem moreelasyon olarak
adlandırılır.
Laparoskopi aletleri karından çıkarılır ve küçük kesiler dikişle kapatılarak ameliyata son verilir.

HANGİ MİYOMLAR LAPAROSKOPİK (KAPALI ) AMELİYATLA ALINABİLİR?
Genellikle için 15 cm’den küçük miyomlarda laparoskopik (kapalı) ameliyat tercih edilir.
Birden fazla sayıda miyom da laparoskopik (kapalı ) ameliyat ile alınabilir. Miyomlarım sayısı
ve büyüklüğü kadar, yerleşim yeri de ameliyat seçiminde etkilidir.

LAPAROSKOPİK (KAPALI) MİYOM AMELİYATININ AVANTAJLARI NELERDİR?
• Laparoskopik (kapalı ) miyom ameliyatında kesiler daha küçük olur, yara izi daha az kalır.
• Laparoskopik (kapalı ) miyom ameliyatında sonrası daha az ağrı olur. Hastalar ameliyattan
sonra kısa sürede yürümeye, tuvalete gitmeye başlayabilirler.
Laparoskopik (kapalı ) miyom ameliyatı olan hastalar daha hızlı taburcu olabilirler. Hastalar
laparoskopik miyom ameliyatından 1 gün sonra taburcu olup 1 hafta içinde işlerine, normal
hayatlarına geri dönebilirler.
Laparoskopik (kapalı ) miyom ameliyatında fıtık oluşma riski yoktur.
Laparoskopik (kapalı ) miyom ameliyatında enfeksiyon oluşma ihtimali açık ameliyattan daha
düşüktür
Laparoskopik (kapalı ) miyom ameliyatından sonra istenmeyen karın içi yapışıklıklar daha az
görülür. Bu daha sonraki karın içi ameliyatlar ve gebelikler için daha güvenlidir.

Over Rezervi- AMH Testi

İnfertilite( kısırlık) tedavisinde kadının doğurganlığını belirlemek için birtakım testlerden
yardım alınır. Kadının doğurganlık potansiyelini belirleyen en önemli belirteçlerden birisi over
( yumurtalık) rezervidir. Over rezervinin değerlendirilmesinin amacı over rezervi azalan
hastaları tespit ederek doğru şekilde yönlendirebilmek ve gebelik istiyorlarsa tedavinin
gecikmesini önlemektir. AMH seviyesi de, yumurta rezervini gösteren en iyi testlerden biridir.
Over (yumurtalık) rezervi nedir?
Over (yumurtalık ) rezervi, kişinin yumurtalıklarındaki folikül ( yumurta ) sayısını ve kısmen
kalitesini ifade eder.
Kimlerde over (yumurtalık) rezervine bakılır?
35 yaş üzerindeki , 6 ay korunmasız düzenli cinsel ilişkiye rağmen gebe kalamayan kadınlarda
veya ailesinde erken menopoz öyküsü olanlarda, yumurtalıkları etkileyen bazı genetik
hastalıklarda , endometriozis hastalarında,yumurtalığı alınan ( ooferektomili) hastalarda,
yumurtalık cerrahisi geçiren hastalarda ( yumurtalık kisti gibi) , kemoterapi ve radyoterapi
alanlarda, sigara içenlerde over (yumurtalık. ) rezervinin değerlendirilmesi uygundur.
Over (yumurtalık) rezervinin yaşla ilişkisi var mıdır?
Kadının yumurtalığındaki follikül ( yumurta ) sayısını ve yumurta kalitesini belirleyen en
önemli faktör kişinin yaşıdır. Kadınların yumurtaları anne karnındayken gelişir ve ömür boyu
bu yumurtaları taşırlar. Bir kadın doğduğunda yaklaşık 1-2 milyon yumurtası bulunur,
doğumdan sonra bu yumurtalar çoğalmaz , aksine yaş ile gittikçe azalır. Her adet döngüsünde
bir yumurta olgunlaşarak yumurtalıktan atılır. Bazen birden çok da atılabilir. Menopoza
doğru yumurtalar tükenmeye başlar. Menopozdaki bir kadında çok az sayıda yumurta
kalmıştır.
Over ( yumurtalık ) rezervini azaltan diğer etkenler nelerdir?
Endometriozis hastalığı (çikolata kistleri) over ( yumurtalık ) rezervini etkileyebilir. Gebelik
istemi varsa özellikle overde görülen endometriozisin(çikolata kisti) cerrahisiyle over (
yumurtalık ) rezervi azalacağı için mümkün olduğunca gebelik öncesi cerrahi tedaviden
kaçınılmalı, ilaçla tedavi denenmelidir.
Radyoterapi ve kemoterapiler: Kemoterapi ve radyoterapinin yumurtalıklara etkisi nedeniyle
öncesinde yumurta dondurulması seçeneği göz önünde bulundurulabilir.


Yumurtalık ameliyatları: Yumurtalık kistlerinin alındığı ameliyatlarda veya kanser vb.
nedenlerle yumurtalığın alındığı operasyonlarda da over (yumurtalık) rezervi düşecektir.
Özellikle kist operasyonlarının maksimum dikkatle yapılması yumurtaların korunması
açısından önemlidir.

Over (yumurtalık) rezervini gösteren testler nelerdir?
Over (yumurtalık) rezervini yüzde yüz gösteren bir test yoktur. En önemli parametremiz yaş
olmakla beraber testler içinde over ( yumurtalık) rezervini en iyi yansıtanlar AMH testi ve
ultrason ile antral folikül sayımıdır.

•AMH ( Anti-Mülleryan Hormon ) Testi
AMH (anti-müllerian hormon) yumurtalıkta bulunan, her biri içinde bir yumurta
barındıran foliküller tarafından üretilen bir hormondur. AMH seviyesi, over
(yumurtalık) yumurta rezervini en iyi gösteren belirteçlerden biridir . AMH, FSH’ daki
artıştan çok daha erken düşüş göstermesi nedeniyle, over rezervinin daha erken ve
hassas belirtecidir. AMH, diğer over (yumurtalık) hormonu testlerine (inhibin B ve
östradiol) göre de over (yumurtalık ) rezervi ile daha yakın ilişkilidir.
AMH testi kanda yapılan bir testtir ve adet döngüsünün herhangi bir döneminde
yapılabilir.
Kadınlarda, yumurta miktarı yaşla birlikte azaldıkça AMH seviyeleri de kademeli
olarak düşer ve menopozda saptanamayacak kadar düşük seviyelerde izlenir.
35 yaş altı kadınlarda AMH seviyesinin düşük izlenmesi erken menapoz açısından
uyarıcı bir durumdur. Bu durumdaki hastalar hamilelik istiyorlarsa telaşa kapılmamalı,
hekim eşliğinde doğru bir planlama ile hamile kalmalı veya gerekiyorsa tedaviye
başlamalıdırlar.
Polikistik over sendromu hastalarında ise çok sayıda olgunlaşamayan küçük yumurta
hücresi bulunması nedeniyle AMH seviyesi normalin üzerinde görülebilir. Bazı
yumurtalık tümörlerinde de AMH yüksekliği görülür.
AMH seviyesi, IVF (tüp bebek) planladığımız hastalarda da tedaviye yanıtı
öngörmede de faydalı bir belirteçtir. AMH değeri normalin altındaysa, yumurta
rezervi düşük olduğu için, daha az yumurta toplanabilecektir ve bu hastalarda IVF
tedavisi ile gebe kalma şansı daha düşüktür. Ancak çok düşük AMH seviyeleri dahi,
diğer testlerde de olduğu gibi gebe kalınamayacağını göstermez. AMH seviyesi yüksek
ise yumurtalıkların aşırı uyarılması ile ilgili sorunlar açısından riski gösterir, tüp bebek
tedavisinde kullanılan ilaç dozları buna uygun olarak ayarlanır.
Tüp bebek tedavisinde AMH testi tedavinin seyri açısından değerli bir yol göstericidir.
Yeterli sayıda yumurta toplanabilmesi, tüp bebek tedavisinin başarısı için önemlidir.
AMH <0.5 ng/mL : yumurtalık rezervi çok azalmıştır, gebelik şansı daha düşüktür.
AMH <1.0 ng/mL : yumurtalık rezervi azalmıştır, sınırlı sayıda yumurta toplanabilir.
AMH 1,0 -3,5 ng/mL arasında : yeterli sayıda yumurta toplanabilir.
AMH >3,5 ng/mL : çok sayıda yumurta toplanabileceği öngörülür.

•Bazal FSH (Follikül Stimulan Hormon) ve Östradiol
Bazal FSH ve östradiol, adetin 2-4. günlerinde kanda ölçülür. FSH değerleri her adet
döngüsünde farklılık gösterebilir, bu nedenle tek bir FSH değeri güvenilir değildir.
FSH değerleri sürekli olarak yüksek (>10-20 IU/L) seyrediyorsa, bu over ( yumurtalık)
rezervinin azaldığını gösterir. Aynı şekilde östradiolün yüksek olması da (>60-80
pg/mL) over (yumurtalık ) rezervinin azaldığını gösterir.
Östradiolün yüksekliği negatif feedback ile FSH seviyesini düşüreceği için bazal FSH
değeri mutlaka östradiol ile birlikte görülmelidir.

•Antral Folikül Sayımı
Adet döngüsünün 2.-4. günlerinde transvajinal ultrasonla 2-10 mm çapındaki
folliküller sayılır. Antral folikül sayısının siklustan siklusa çok değişmemesi nedeniyle
güvenilir bir testtir ve hastanın kalan follikül sayısı (over rezervi) ile doğru orantılı
olduğu varsayılır.

•Over Hacmi
Over hacmi yaş ile azalmaktadır ve ultrason ile ölçülebilir. Over (yumurtalık k
rezervini göstermedeki değeri antral folikül sayımına göre düşüktür

•İnhibin B
İnhibin B, preantral ve antral folliküllerden salgılanan bir hormondur. Bu nedenle
inhibin B’nin de kandaki değeri yaşla azalır. İnhibin B değerleri, sikluslar arasında
değişiklik gösterdiği için, günümüzde over ( yumurtalık) rezervinin
değerlendirilmesinde kullanılmamaktadır.

•Klomifen Sitrat Challenge Test (CCCT)
Bu testte kullanılan hormon değerlerinin (FSH, estradiol, inhibin B) değişkenlik
göstermesi, testin bazal FSH (folikül uyarıcı hormon) ölçümünden veya antral follikül
sayımından daha duyarlı olmaması, ek olarak da ilaç kullanımı gerektirmesi nedeniyle
over (yumurtalık) rezervinin değerlendirilmesi için artık rutinde CCCT(Klomifen
Sitrat Challenge Test) kullanılmamaktadır.

•Ev tipi fertilite testleri

Adetin 3.gününde idrardaki FSH’ı (folikül uyarıcı hormon) ölçen bu kitler
önerilmemektedir. Bir profesyonel tarafından değerlendirilmemesi nedeniyle hastayı
yanlış yönlendirme riski bulunmaktadır.

 Over (yumurtalık) rezervim az, gebe kalabilir miyim?
Her ne kadar bu over rezervini belirleyen testler doğurganlığın ne zaman biteceğini
öngöremese de, test değerleri çok düşük olan kadınlar şansını kaybetmemek için gebelik
planlarını çok ertelememelidir; gebe kalınamıyorsa infertilite araştırmasına ve tüp bebek
tedavisine başlanmalıdır. Sonuç olarak over (yumurtalık ) rezervinin düşük bulunan
hastaların, şansları azalmış da olsa gebe kalma ihtimalleri vardır.
Ailesinde erken menopoz olan kadınların over ( yumurtalık ) rezervleri daha erken
tükenebilir. Normal bir kadın 40 yaşından sonra gebe kalmakta güçlük çekiyorken, bu
hastalar için bu süreç 5-10 yıl erken başlayabilir. Bu kadınların genç yaşta anne olmaları
doğru bir seçenektir.
Over (yumurtalık ) rezervinin azalacağı ameliyat, radyoterapi, kemoterapi işlemleri öncesinde
yumurta dondurma işlemi düşünülebilir.
Günümüzde yumurtalıklarda kök hücrelerin de bulunduğunu gösteren çalışmalar vardır. Bu
hücrelerden yeni yumurta üretimi için araştırmalar sürmekte ve over (yumurtalık) rezervi
azalan kadınların gebe kalmasına dair umut vaadetmektedir.

Plasenta Previa

Plasenta nedir?
Plasenta, gebelikte rahim iç duvarında oluşan , halk arasında bebeğin eşi olarak bilinen bir
organdır. Bebeğe göbek kordonu ile bağlanarak anne kanı ile bebek kanı arasında madde
alışverişini sağlar. Plasenta aracılığı ile anne kanından besin ve oksijen bebeğe geçerken, atık
maddeler ise bebek kanından anne kanına geçerek vücuttan atılır. Bu şekilde bebeği besleyen
ve koruyan plasentanın başka bir görevi de gebelik için önemli bazı hormonları salgılamaktır.
Gebelik boyunca çok önemli bir organ olan plasenta, doğumun ardından görevini
tamamlayarak rahim kasılmaları ile rahim duvarından ayrılarak vücuttan atılır.
Plasenta Previa nedir?
Normalde plasenta rahmin ön , arka, üst veya yan kısımlarında bulunabilir. Plasenta previa,
plasentanın rahim ağzını kapatacak şekilde, rahmin alt kısmında yerleşmesidir. Plasenta
previada plasenta rahim ağzını tamamen kapatıyorsa bebeğin doğum kanalı kapandığı için
normal doğum gerçekleşemez, tek doğum seçeneği sezaryendir. Plasenta previa yaklaşık 200
gebelikte 1 görülür.
Plasenta Previa Çeşitleri
Total plasenta previa : Plasenta rahim ağzını tamamen kapatır. Total plasenta previada
doğum sadece sezaryenle yapılabilir. Plasenta previaların yüzde 20 ‘ sini total plasenta previa
oluşturur.
Kısmi ( parsiyel ) plasenta previa : Plasenta rahim ağzını kısmen kapatır.
Marjinal plasenta previa: Plasenta rahim ağzının kenarındadır ama kapatmaz.
Alt segmente uzanan plasenta ( low-lying plasenta) : Plasenta rahim ağzını kapatmaz, plasent
previa değildir ancak rahim ağzına 2-5 cm uzaklıkta yerleşmiştir.
Plasenta Previa Neden Olur?
Plasenta previanın nedeni bilinememekle birlikte bazı faktörlerin plasenta previa riskini
artırdığı düşünülmektedir. Başlıca risk faktörlerini şu şekilde özetleyebiliriz:
Önceki gebelikte plasenta previa görülmüşse diğer gebeliklerde görülme riski de artmıştır.
Çok sayıda sezaryen geçiren hastalarda plasenta previa riski artar. Sezaryen sayısı arttıkça
plasentanın yanlış bir yere yerleşme ihtimali de artar.
Multiparite ( birden fazla doğum yapılmış olması) : Önceden doğum yapmış kadınlarda
plasenta previa daha sık görülür.

İleri anne yaşı
Geçirilmiş rahim ameliyatları ( miyom ameliyatları vb.)
Çok sayıda kürtaj geçirmiş olma
Çoğul gebelik : plasentanın geniş olması nedeniyle plasenta previa riskinin arttığı
düşünülmektedir.
Plasenta anomalileri
Sigara kullanımı
Plasenta Previa Nasıl Şikayetlere Neden Olur?
Plasenta previanın en karakteristik bulgusu aniden başlayan, ağrısız vajinal kanamadır. Bu
kanama genelde 28. gebelik haftasından sonra ortaya çıkar. Plasenta previa hastalarının yüzde
25’inde kanamaya erken doğum eylemi de eşlik eder.
Plasenta previada rahim genellikle yumuşak palpe edilir, hassasiyet görülmez.
Plasenta Previayı Klinikte Nasıl Tanırız?
Ultrason plasenta previa tanısı için en uygun yöntemdir. Doppler ile daha net incelenebilir.
Plasenta previa tanısı 24. haftadan sonra konulabilir. Hamileliklerde 2. trimesterda (2. üç
ayda) rutin yapılan ultrason muyenelerinde plasentanın rahim ağzına yakın olduğu sık
saptanır. Ancak hamilelik ilerledikçe rahim büyür ve plasenta yukarıya doğru çekilebilir. Bu
dönemde rahim ağzına yakın yerleşen plasentaların yüzde 90’ı gebelik miada ulaştığında (37.
hafta sonrası) rahim ağzından uzaklaşarak normal yerleştiği görülür. Bu nedenle 24. haftadan
önce konulan plasenta previa tanısı yanıltıcı olabilir.
Plasenta Previa Nasıl Riskler Taşır?
Plasenta previada anne ve bebek için en büyük risk kanamadır. Farkedilmemiş plasenta previa
vakaları kan transfüzyonu gerektirecek kadar kanayabilir. Bu kanama anne ve bebek hayatını
riske atacak boyutta olabilir, kanamanın durdurulamadığı durumlarda rahmin alınması bile
gerekebilir. Kanama plasenta previa hastalarında gebelik süresince ve doğumda görülebileceği
gibi doğumdan sonra da görülebilir.
Plasenta previa hastalarında plasentanın rahim duvarına yapışma bozuklukları (plasenta
akreata, inkreata, perkreata) diğer gebelerden daha sık görülür. Bu durumda da plasenta
doğum sonrası rahimden ayrılmayabilir ve ayrıldığında yine hayatı tehdit edecek miktarda
kanamaya neden olabilir. Bu plasenta previa hastalarında da rahmin alınması gerekebilir.
Plasenta previada hayatı tehdit edecek düzeyde olmasa dahi sık kanama atakları bebekte
gelişme geriliğine neden olabilir.
Plasentanın yerinin aşağıda olması nedeniyle plasenta previa hastalarında bebeğin anne
karnında yan duruş veya makat duruşta olma ihtimali de normal gebeliklerden daha fazladır,
bu bebek pozisyonları da doğum açısından daha riskli pozisyonlardır.
Plasenta previada erken doğum riski daha yüksektir, bu da beraberinde bebek için
prematürite (erken doğum) sorunlarını getirir.

Plasenta Previa Hastaları Nasıl Takip Edilir?
• Bahsettiğimiz tüm bu riskler nedeniyle plasenta previa olan gebeler daha sık aralıklarla takip
edilmelidir. Gebelik boyunca hiç bir sorun olmaya da bilir. Günümüzde plasenta previalı
gebelerin yüzde 75’i gebeliğini miada kadar (37.hafta) sürdürebilmektedir.
• Kanaması başlayan plasenta previalı hastaneye yatırılarak yakın takip edilir. Henüz miada
ulaşmayan. (37. haftadan küçük) gebeliklerde bebek henüz küçük olduğu için hekim için
doğum veya beklemeyi seçmek zor bir ikilemdir. Gebelik haftası, kanamanın şiddeti, anne
ve bebeğin durumuna bakılarak karar verilir. Plasenta previada erken doğurtulması bebek
açısından prematürite sorunlarına neden olsa da, beklenmesi de riskli olabilir.
• Kanamanın az olduğu plasenta previa hastalarında, bebek henüz yaşayabilecek haftada
değilse, hasta yakın takip edilerek bebeğin akciğerleri olgunlaşana dek beklenir. Gerekirse
tokoliz ( doğum eylemini durdurucu ilaçlar) veya kan transfüzyonu yapılabilir.Gebelik 24.- 34.haftalar arasında ise, erken doğum riski olduğu için akciğer olgunlaştırıcı iğneler
(celestone) de yapılır. Bu şekilde yakın takiple, anne ve bebeğin hayatını riske atmadan
gebelik miada (37.hafta) kadar sürdürülmeye çalışılır.
• Kanamanın çok olduğu plasenta previa hastalarında ise beklemek doğru değildir. Anne ve
bebeği korumak için doğum yaptırılırak annenin kanaması durdurulur.


Plasenta Previa Hastalarında Doğum
Plasenta previa marjinalis ( plasenta rahim ağzının kenarındadır ancak kapatmaz)
hastalarında bebek baş duruş pozisyonunda ise normal doğum denenebilir. Diğer tüm
plasenta previa hastalarında normal doğumla çok fazla kanama olacağı için sezaryenle
doğum gerçekleştirilir.
Aktif kanama varsa anne ve bebek için en doğrusu beklemeden doğumu gerçekleştirmektir.
Plasenta previada öncelikli amaç annenin durumunu stabil tutmaktır. Damar yolu açılarak
anneye sıvı desteği verilir. İhtiyaç olabileceği için birkaç ünite kan hazırda bulundurulur.
Kanama azalır veya durursa, annenin durumu stabil ise 36. haftadan erken gebeliklerde
doğum bir süre daha geciktirilebilir. Böylece bebeğin akciğer olgunlaşması için gerekli ilaçları
uygulamak için zaman kazanılabilir.
Plasenta Previa Hastasıyım , Nelere Dikkat Etmeliyim?
• Plasenta previalı gebelerin takip ve doğumunu mutlaka riskli gebelikler açısından deneyimli
bir kadın hastalıkları ve doğum uzmanı gerçekleştirmelidir. Plasenta previada doğum
yapılacak hastane 24 saat hizmet veren, ameliyathane ekibi her daim hazır olan, yoğun bakım
ünitesi ve kan bankası olan bir merkez olmalıdır.
• Plasenta previada kanama riski nedeniyle aşırı fiziksel aktivitelerden kaçınmalısınız.
Doktorunuz duruma göre yatak istirahati de önerebilir.
• Yine aynı nedenle plasenta previa hastalarında gebelik süresince cinsel ilişkiye girmek da
yasaktır.
• Plasenta previa hastalarında kanamaya neden olabileceği için kesinlikle vajinal muayene ve
vajinal ultrason yapılmaz . Bu nedenle başvurduğunuz kadın hastalıkları ve doğum
uzmanlarına plasenta previa olduğunuzu hatırlatmanız doğru olur.
• Sizinle aynı kan grubunda olan kişilerin listesini ihtiyaç halinde aramak için yanınızda
bulundurabilirsiniz.
• Kanamanız olursa hemen doktorunuza başvurmalısınız.

ICSI

İntrasitoplazmik sperm enjeksiyonu (mikroenjeksiyon)

İntrasitoplazmik sperm enjeksiyonu (ICSI), tüp bebek tedavisinde kullandığımız,
mikroskop altında spermi bir iğneyle doğrudan oosite (yumurtaya) enjekte ettiğimiz özel bir
tüp bebek tekniğidir. ICSI (mikroenjeksiyon) ‘u günümüzde hem kadın, hem erkeğe bağlı
infertilite (kısırlık) tedavisinde kullanmaktayız.

ICSI (MİKROENJEKSİYON) UN KLASİK TÜP BEBEK TEDAVİSİNDEN FARKI
NEDİR?
Klasik tüp bebek tedavisinde erkekten çok sayıda sperm hücresi alınır ve laboratuvar
ortamında kadından alınan bir yumurta hücresinin etrafına yerleştirilerek spermlerden
birinin yumurtayı kendiliğinden döllemesi beklenir. Klasik tüp bebek tedavisinde gerçekleşen
döllenme işleminin normal bir döllenmeden tek farkı anne vücudunda değil, laboratuvarda
gerçekleşmesidir.
Mikroenjeksiyon (ICSI) yönteminde ise erkekten alınan spermlerin en kaliteli olan bir tanesi
seçilir. Yumurta hücresinin içine mikroskop altında enjekte edilir. Yani sperm yumurta
hücresini kendisi döllemez, laboratuvarda yumurta hücresinin içine direkt yerleştirilerek
döllenme sağlanır.

ICSI (Mikroenjeksiyon) TEKNİĞİ HANGİ HASTALARDA KULLANILIR?
Mikroenjeksiyon (ICSI) işlemi tüp bebek tedavisinde başarı oranını arttırmak amacıyla sıklıkla
tercih edilen bir uygulamadır, özellikle kullanılan hasta gruplarını ise başlıca bunlardır:
●Erkek nedenli infertilite (kısırlık ) : ICSI, erkeğe bağlı infertilitede en başarılı tedavidir.
Spermlerin sayısının (azospermi) , hareketinin veya normal sperm yüzdesinin (morfoloji) çok
düşük olduğu durumlarda, ICSI (mikroenjeksiyon) sayesinde hemen hemen her tür spermle
döllenme sağlayabiliyoruz.
●Bir önceki tüp bebek tedavisinde döllenmede başarısızlık olduysa bu defa ICSI
(mikroenjeksiyon) tekniğini kullanıyoruz.
●Yumurtalardaki yapısal problemler döllenme olmaması durumunda da ICSI
(mikroenjeksiyon) ile döllenme sağlayabilmekteyiz.
●Sperm antikorları: Bazı durumlarda kadının kanında, sperm hücrelerine karşı antikor adı
verilen maddeler görülebilir. Bu antikorlar sperm hücresinin yumurta hücresini döllemesine
engel olur. Bu gibi durumlarda , (ICSI) mikroenjeksiyon tedavisi fayda sağlayabilir.
●Spermin operatif yöntemlerle direk testis veya epididim dokusundan alınması gerektiyse (
TESE, MESA, PESA vb. işlemlerle) döllenme ICSI ( mikroenjeksiyon ) ile sağlanır.
●Tüm tetkiklerin ve incelemelerin normal göründüğü açıklanamayan infertilite (kısırlık )
hastalarında da (ICSI) mikroenjeksiyon tekniği kullanılabilir.

ADIM ADIM ICSI (MİKROENJENSİYON)
1- Sperm elde etme – Sperm doğal olarak ejekülattan (meni) alınabilir. Ejekülatta sperm
olmaması (azospermi) veya ejekülatuar disfonksiyon gibi durumlarda ise TESE (testiküler
sperm ekstraksiyonu) , MESA( Mikrocerrahi epididimal sperm aspirasyonu ), PESA
(perkütan epididimal sperm aspirasyonu) teknikleriyle spermi hastadan minimal bir operasyon
ile alıyoruz
2- Sperm seçimi – Elde edilen sperm örnekleri ICSI’den önce santrifüjleme gibi bazı işlemlerle
işlenerek enjeksiyon için normal, canlı bir sperm seçilir.
3- Yumurta toplama ve hazırlama – Yumurtalar minik bir operasyonla kadından alınarak
hyaluronidaz enzimi ile kümülüs dediğimiz, yumurtayı çevreleyen hücrelerden arındırılır.
Döllenmeye uygun fazda olan yumurtalar seçilir.
4- Spermin yumurtaya enjeksiyonu – Öncelikle yumurta minik bir pipet ile sabitleştirilir.
Ardından sperm , minik bir enjeksiyon pipeti ile yumurta zarından geçilerek yumurta
hücresinin içine bırakılır ve işlem tamamlanır. Bu döllenme işlemi mikroenjeksiyon (ICSI)
tekniğinde 10-20 dakika sürmektedir.
Mikroenjeksiyon (ICSI) işlemi ile oluşan bu embriyo 2-3 gün inkübatörde bekledikten sonra
kadın rahmine yerleştirilir ve rahme yerleşerek sağlıklı bir şekilde büyümesi beklenerek takip
edilir.

ICSI (MİKROENJEKSİYON) NEDEN AVANTAJLI BİR TÜP BEBEK TEKNİĞİDİR?
ICSI (mikroenjeksiyon) tekniği ile döllenme işleminin başarılı olma olasılığı daha yüksektir.
Baba adayından sadece bir sperm alınabilse dahi döllenme başarılı olabilir.

ICSI ( MİKROENJEKSİYON) BAŞARI ORANI NEDİR?
ICSI (mikroenjeksiyon ) sonrası döllenme oranı yüzde 50-80 civarındadır. Mikroenjeksiyon
(ICSI)’ da döllenme ve gebelikte başarı oranı klasik tüp bebek tekniğinden daha yüksektir.
Sperm ve yumurta kalitesi ve anne yaşının uygun olması döllenmenin başarılı olması için çok
önemlidir , bu nedenle mikroenjeksiyon (ICSI) için en kaliteli sperm ve yumurta seçilir. Bazı
durumlarda sperm yumurta içine sorunsuz olarak yerleştirilse dahi döllenme olmayabilir veya
döllenme başarılı olsa da sağlıklı bir gebelik başlamayabilir. Ancak anne yaşı gençse, kaliteli
bir sperm ve yımurta seçildiyse başarı oranı yüzde 80’ lere çıkar.
Tecrübeli bir embriyolog, yüksek kaliteli bir mikroskop ve ekipman, uygun laboratuar ortamı
ICSI (mikroenjeksiyon) ile başarı yakalamak için çok önemlidir. Tüp bebek tedavilerimizde en
iyi sonuç için, biz de ICSI (mikroenjeksiyon) tekniğini kullanmaktayız.